Fransız yazınında felsefi öykü ve voltaire

  18. yüzyıl Fransız Aydınlanması, her alanda gerçeğin araştırıldığı bir dönemdir. "Aydınlanma" sözcüğü geniş anlamda gerçeğin araştırıldığını ifade eder. Bu "gerçek" yalnızca pozitif bilimler alanında değil, düşüncenin, araştırmanın, incelemenin ve merakın var olduğu her alnda söz konusu edilir. Felsefe, tarih, dinler alanında, siyasal ve toplumsal konularda, düşünürler hep "gerçek"leri araştırırlar ve hem kendileri hem de Fransa için en iyinin ne olduğunu görmeğe çalışırlar. Tüm bu etkinlikler açısından düşünüldüğünde, 18.yüzyıl Fransa’sı bir önceki yüzyıla göre önemli farklılıklar sergiler. 17. yüzyıl Fransa’da dine, yöneticilere ve yönetim biçimine büyük bir bağlılık ve saygı duyulan bir dönemdir. İşte bu nedenle yazın alanında kullanılan türler de bu bağlılk, saygı ve düzenin bir tür ifadesidir. Tragedyanın bu yüzyılda bu kadar çok ilgi görmesi ve üretilmesi, anıların bu denli çok yazılması, büyük bir emek ve titizlikle yazılan şiir türlerinin sayılarının bu kadar kabarık olması, siyasal ortamın kendine uygun yazın türlerini yarattığından dolayıdır (1). Dönem, saygı, disiplin, sanatta mükemmeli arama dönemidir. Antik yazarlar okunur, incelenir, tekrar yazılır ancak özgün yapıtlar üretme çabası azdır.

Ancak unutmayalım ki, 17.yüzyıl aynı zamanda Descartes’in dönemideir. Onunla birlikte, mantıksal ve eleştirel düşüncenin ortaya çıktığı, ancak, henüz büyük bir temkinlik ve çekingenlik uygulandığı bir yüzyıldır. İşte 18. yüzyılda düşünür ve yazarlar çok daha gözüpek olacaklar ve Descartes’in eleştiri yöntemini her alanda daha özgürce kullanacaklardır. Yazında düzen ve disiplin kuralları kalkınca, mutlakiyet rejimine ve dine olan bağlılık, yapılan onca hatadan sonra (2) sarsılınca, yazarlar da hem toplumsal sorunlara hem de yazına farklı biçimde yaklaşmaya başlarlar. Böylece, 17.yüzyılın edebi türleri yavaş yavaşterkedilir, tragedyalar artık yazılmaz olur (3), şiirden uzaklaşılır ve yeni edebi türler gündeme gelir.

Kadın yazarlar, roman ve mektup türünü popüler kılarlar: Mme Riccoboni’nin kendi romanları ve İngiliz yazar Richardson’dan çevirdikleri peynir ekmek gibi satar, Mme de Graffigny’nin romanları da aynı kaderi paylaşır. Diyaloglar ve itiraflar yazılmaya başlar. Mektup şeklindeki romanlar özellikle büyük ilgi görür ve çokça üretilirler. Tarih artık bir edebi ve felsefi türdür ve çok ilgi çeker; tüm bunların yanında felsefi öykü de yerini alır ve Voltaire’in kaleminden en ilginç örneklerini verir.

Kuşkusuz felsefi öykünün yaratıcısı Voltaire değildir. Ondan önce de kimi yazarlar bu türü ve Voltaire’in Kullandığı kimi öğeleri kullanmışlardır. Örneğin, Voltaire’i Candide indeki ütopya ülkesi "Eldorado" ve Babylone Prensesi ‘ndeki "Gangaride’lerin ülkesi", 17. yüzyılda Gabriel Foigny’nin Keşfedilmiş Avustralya Toprakları (1676) adlı yapıtında anlatılmıştır. Yapıtta, öykünün kahramanı, bir dizi maceradan sonra ideal, ütopik bir ülkeye gelir. Buranın insanları iki cinsiyetlidir. Özgürlük içinde yaşarlar. Tanrıya inanırlar ancak dinleri kabul etmezler. Fenelon’un Telemaque ‘ı (1699), François Laugat’nın Gezi ve Maceraları (1708), Jacques Masse ‘nin Gezileri ve Serüvenleri adıyla yayımlanan Tyssot de Patot’nun felsefi öyküleri, tüm bu yapıtlar da aynı çizgiyi izler ve 17. yüzyılın sonundaki bu geleneğin 18. yüzyılda da Voltaire’le sürdüğünü gösterir. Burada vurgulanması gereken başka bir nokta, 18. yüzyıl edebiyatının dışa dönük ve bilinmeyeni öğrenmeye yönelik, yabancı uygarlıkları tanımaya hevesli bişr edebiyat olduğudur. Uzak ülkeler, onların örf ve adetleri, insanları, bitki örtüleri, ne yiyip içtikleri, her şey ilgi odağıdır. İnsanlar bu ülkelere giderler; coğrafya ve harita bilimlerindeki ilerlemeler artık bunu mümkün kılmıştır. Görüp duyduklarını, gözlemlerini, izlenimlerini yazmaya başlarlar. Gidemeyenler ise bu kişilerin yazlarına ilgi duyar. Seyahatnameler zevkle ve merakla okunur. Cizvit misyonerleri 1610-1791 yılları arasında yayımladıkları mektuplarda (Lettres édifiantes et curieuses) uzak ülkelerde ne yaptıklarını ve gördüklerini anlatırlar. Tavernier ve Bernier’nin Orta Doğu ülkelerine yaptıkları geziler aynı nedenlerle okunur. Seyahatnameler o denli ilgi odağıdır ki Abbé Prévost’nun günümüzde en çok bilinen romanı Manon Lescaut yazıldığı dönemde fazla dikkat çekmemiştir. Gezilerin Evrensel Tarihçesi adlı yapıtı peynir ekmek gibi satmıştır. Tüm bunlara Antoine Galland’nın 1703-1717 yılları arasında Fransızca’ya çevirdiği Binbir Gece Masalları’ gizemli ve büyülü dünyasını da eklersek, felsefi öykülerin ve Montesquieu’nun Acem Mektupları ‘nın öykü örtüsünü ortaya çıkarmış oluruz.

18.yüzyılda bu denli ilgi çeken seyahatnameler doğal olarak roman ve öykü yazarlarını etkilemiştir. Bu türler aracılığıyla yazarlar kendilerini tehlikeye atmadan siyasal rejime ve yöneticilere karşı giderek büyüyen tepki ve memnuniyetsizliği dile getirmişlerdir. Aynı zamanda seyahat öyküleri okumaktan hoşlanan, uzak ülkelere ilgi duyan okuyucuların da ilgisini çekerek onların bu alandaki zevklerini tatmin etmişlerdir. Çoğu kez, eleştirileri bir Fransız’ın ağzından duymak hoşa gitmez. Daha da öte tehlikelidir, ancak, konuşan, bir Türk ya da İranlı olunca eleştiriler aynı ağırlığı taşımaz gibi görünürler. Herşeyden önce sansür kurbanı olmak istemeyen, özgür kalmak çabasında olan yazarlar (5) yabancı ülkeleri, özellikle de "Doğu" motifini öykülerde bu nedenlerle sık sık kullanırlar.

Voltaire’in felsefe öyküleri yazmakta kuşkusuz birçok amacı var. Yukarıda belirtilen nedenlerin yanında, Voltaire için en önemli faktör olabildiğince büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmak. Yani, Voltaire, kuramsal yapıtlarında, örneğin Felsefi Sözlük, İnsan Üzerine Söylev ya da Newton’ Felsefesinin Öğeleri’nde anlattıklarını öykülerinde daha basitleştirmeğe çalışmış. Sıradan bir okuyucu için anlaşılması zor olan yapıtların içinde söz konusu ettiği tüm sorunları-dinler, devlet, kral, batıl itikatlar, toplumsal adaletsizlikler, yargı hataları, tüm haksızlıklar- felsefi öykülerinin de konuları haline getirmiş. Ancak, tüm bunları bambaşka biçimde sunmuş. Böylece okuyucu büyük bir mizahla anlatılan kimi zaman komik, kimi zaman doğaüstü, kimi zaman da fantastik olaylar ve kişiler yoluyla Voltaire’in düşüncelerine ulaşmış öykülerdeki örgüyü seyahatlar sağlıyor. Genelinde hemen tüm öykülerin kahramanları seyyah. Candide, Zadig, Babylone Prensesi, Micromegas, bu dünyaya ait olsun ya da olmasın kişilerin büyük çoğunluğu hep geziyor. Bu kahramanlar gittikleri ülkelerde hep garip ya da korkunç olaylarla karşılaşıyorlar, şaşırıyorlar, üzülüyorlar, acı çekiyorlar ve önüne sererek biraz da şov yapıyor hem de dolaylı olarak Fransa’daki kurumları ya da başka sorunları dile getiriyor ve o çok alaylı üslubuyla hem sıradan insanlarla, hem de kötülüğü yaratanlarla dalga geçiyor. Tabii, bu arada, kuramsal yolla çürütülmesi daha zor olan birtakım görüşleri-bunlar Leibnitz ya da Wolf gibi zamanın düşünürlerine ait- gülünç ve saçma hale getirerek çürütüyor.

Çoğu kez Voltaire daha öykünün başlığında, tartışacağı felsefi sorunu belirtiyor. Zadig ya da Kader (Zadig ou la Destinée) Memnon ya da İnsanın Bilgeliği (Memnon ou la Sagesse Humaine), Candide ya da İyimserlik (Candide ou l’Optimisme). Bu noktadan itibaren sorun derhal öykünün içinde yerini alıyor ve sonuna dek olaylar ve kişiler onun etrafında var oluyorlar. Öykülerde betimlemelere çok az rastlanıyor, insanlar iki ya da bilemediniz üç sıfatta tarif ediliyorlar. Olayların akışı son derece hızlı. Örneğin, Candide’in iki sayfadan oluşan ilk bölümüne bakınca onunla ilgili en temel özellikleri öğreniyor ve birkaç cümleyle çok önemli olayların anlatıldığını görüyoruz. Server Tanilli’nin güzel Türkçesiyle bize iletilen Candide’ in ilk bölümünden kimi kısımları birlikte okuyalım:

Vestfalya’da, Baron Thunder –ten- Tronk hazretlerinin şatosunda, bir genç yaşıyordu. Doğanın en güzel huylarla donattığı bir çocuktu bu. Yüzüne bakın ruhunuanlardınız. Yalın bir zekası vardı gerçi; ama iyiyi kötüden oldukça ayırdedebiliyordu. Kandid diye çağrılması da bu yüzdendi sanıyorum. Şatonun emektar hizmetlileri, baron Hazretlerinin hemşireleriyle o yörede oturan iyi ve dürüst soylu bir kişinin çocuğu olduğundan kuşkulanırlardı onun. Aslına bakılırsai hanımefendimiz, bu beyzade ile evlenmeği hiç istememişlerdi; çünkü beyimiz, ecdadını yetmişbirinci, göbeğe değin kanıtlayabilmişti ancak; şeceresinin daha önceki yaprakları ise, zamanın hışmına uğramış, yitip gitmişti.

(...)

(Baron’un) on yedi yaşındaki kızı Künegond, güzel, renkli, terü taze ve iştah uyandırıcıydı. Baron’un oğlu her bakımdan layık bir çocuktu babasına. Eğitmeni Panghoss ise şatonun en çok sözü geçen kişisiydi. Ve küçük Kandid, yaşının ve yaradılışının gerektirdiği bütün bir iyi niyetle dinlerdi derslerini onun.

Metafiziko-teologo-kozmolonigoloji idi dersleri Pangloss’un. Nedensiz sonuç olamayacağını Ve üstünde yaşadığımız olabilir dünyaların bu en iyisinde, Baron Hazretlerinin şatosunun olabilecek şatoların en güzeli ve eşinin de olabilir madamların en alası olduğunu herkesi hayran bırakacak biçimde tanıtlıyordu.

"Bunun başka türlü olamayacağı tanılanmıştır" derdi; çünkü, her şey bir amaç için yapıldığından, her şey zorunlu olarak en iyi amaç içindir. Bakın, burun gözlük taşımak için yapılmıştır; bunun için gözlüklerimiz vardır. Bacaklar çorap ve pantolon giymek için yaratılmıştır; o yüzden çorap ve pantolonlarımız vardır...(6)

Kısa, net cümlelerle yazılmış bu kısım bize Kandid’in aile kökeniyle, doğası ve fiziğiyle ilgili bilgiler verirken, özenle seçilmiş birçok sözcük eleştiri ya da alay yüklü mesajlar iletiyor. Örneğin Baron’un adı Almanların soyluluk ve şaşaaya olan düşkünlükleriyle dalga geçmek için seçilmiş. Aynı sorun Baron’un kız kardeşi, yani, Kandid’in annesi için de başka bir bakımdan ele alınıyor çünkü daha soraki bir bölümde bu hanımın şeceresinin yetmişikinci göbeğe kadar bilindiğini öğreniyoruz. Yani, evlenmek istemediği kişinin şeceresinden yalnızca bir fazla! Baron’un adı nasıl bir eleştiri ifade ediyorsa Kandid’in adı da "temizlik", "saflık" kavramlarını dile getiriyor. "Künegond" sözcüğünün yarattığı sesler kadın anatomisinin erkekler için çekici olan bölümünü, yani baseni (cu) aynı zamanda da aptallığı (gon) ifade ediyor. Yani, bu genç hanımın adı, onun şehvetli bir insan olduğunu ve akıllıca davranamayacağını kısaca en baştan ilan ediyor. Pangloss’un adı ise bu bilgini tüm dilleri tanıdığını bize söylüyor. Görülüyor ki, Voltaire’in felsefi öykülerinde hiçbir öğe öylesine ya da rastlantı olarak kullanılmamış. Tüm adlar, sözcükler belli düşünceleri veya eleştirileri okuyucuya iletmek üzere özenle seçilmiş. Bu bölümdeki en çarpıcı örnek de candide’le, bilge Pangloss’dan ne öğrendikleri. Pangloss bu genç beyinlere metafizik ve dinleri öğretiyor yani ortaçağda gençlere ne öğretildiyse hala ondan sözediyor. Gerçeklerin akıl ve bilim yoluyla aydınlatılmaya çalışıldığı bir çağda, 18. yüzyılda, hala bunları öğretmeğe devam ediyor. Başka bir deyişle, onların kafalarını karıştırıyor ve yaşamları boyu kullanmayacakları gereksiz bilgiler veriyor. Bu kısacık cümle yürürlükte olan eğitim sistemine de kocaman bir taş! Okumaya devam ediyoruz:

Günlerden bir gün Künegond, şatonun yanında, Park dedikleri küçük ormanda gezinirken, çalıların arasında Doktor Pangloss’u annesinin o pek cici, pek uysal, küçük esmer güzeli hizmetçisine deneysel fizik dersi verirken gördü. Matmazel Künegond, bilimlere karşı pek büyük bir ilgisi ve yeteneği olduğundan, tanık olduğu bu kesintisiz denemeleri, soluk almadan izledi.Doktor’un yeter nedenini, nedenleri ve sonuçları açıkça gördü ve heyecanlı, coşkulu, düşünceli bilgin olmak arzusuyla dolu ve kendisinin Kandid için yeter kanıt olabileceğini düºünerek eve döndü.

Şatoya dönerken Kandid’e rastladı; Kandid’de kızardı. Künegond ona, kısık bir sesle "günaydın" dedi ve Kandid de ne söylediğini bilmeden onunla konuştu. Ertesi gün, akşam yemeğinden sonra, masadan kalkıldığında, künegond’la Kandid bir paravanın arkasında buluştular. Künegond mendilini yere düşürdü. Kandid mendili yerden aldı; Künegond Kandid’in elini hiçbir kötülük düşünmeden tuttu, genç adam da genç kızın elini büyük bir yürek temizliğiyle, ama kendine özgü bir canlılık, bir duyarlılık ve bir incelikle öptü; dudakları birleşti, gözleri alevlendi, dizleri titredi ve elleri şaşırıp saptı. Baron Tunder-ten-Tronk cenapları paravanın bir yanından geçtiler ve bu nedenle sonucu görür görmez, kıçına bir tekme, Kandid’i şatodan kovdular. Künegond bayıldı, ayılır ayılmaz da Madam La Baron tokatladı kendisini. Ve olabilecek şatoların bu en güzel, ve latifinde acılara gömüldü her şey..

Bu iki paragraf bize bir felsefi öyküde olayların ne kadar hızlı geliştiğini gösteriyor. Güzel ve soylu Kunegonde’la öpüşmek Candide’e o zamana dek tüm sahip olduklarını bir anda kaybettiriyor. Bir ev, bir "aile", bir eğitimci; Candide tüm bunları birdenbire yitiriyor ve kendini hem fiziksel olarak, hem de manevi olarak son derece yalnız, korumasız ve savunmasız, onu bekleyen bir sürü amansız olayın ve kişinin karşısında buluveriyor. İşte burada Voltaire, insanın içine doğduğu kosulların ne kadar önemli olduğunu "soyluluk" zırhının nasıl bir koruyucu olduğunu düşündürtmeyi amaçlıyor. Candide bir piç olmasaydı, bu denli savunmasız ve çaresiz olmazdı kuşkusuz. Ancak, soyluluk avantajlarının da süreli ve mutlak olmayabileceğini daha sonra ki bölümlerde, Bulgarlar Baron’un şatosunu yakınca, Kunegonde’un başına gelecekler bize gösterecektir.

Şatodan kovulduktan sonra Candide devamlı yer değistirir ve dünyanın hemen tüm ülkelerine gider; yani artık o bir seyyahtır. Gittiği her ülkede garip olaylarla ve kişilerle karşılaşır ve şaşkınlıktan şaşkınlığa düşer. İşte böylece candide’in seyahatleri, olaylar, kisiler ve yazarın felsefi düşünceleri arasında bir bağ kurulmasını sağlar. Yazara aynı zamanda "kötülük" hakkında çeşitli açmak için fırsat verir. "Kötülük" Voltaire’in felsefi öykülerinin çoğunda en önemli konudur. Kötülüğün bir çok yüzü vardır ama en korkuncu doğadan gelen ve insanların önleyemedikleridir. Zelzeleler, fırtınalar, veba, frengi gibi ölümcül, bulaşıcı hastalıklar. İşte bunların karşısında insan çok çaresizdir. Ne var ki, insanların sorumlu oldukları kötülükler de hep bunlara eklenir : batıl itikatlar, savaşlar, toplumsal adaletsizlikler, kölelik, ırkçılık, hoşgörüsüzlük, işte tüm bunlar da insanların eseridir. Örneklerimizi Candide ya da İyimserlik adlı öyküden seçtik ancak Voltaire’in tüm felsefi öyküleri hemen aynı tarzda yazılmış, benzer bir mizhı ve daima amansız alay ve eleştiriler içeren yapıtlardır ve bugün Voltaire hala güncelliğini koruyor ve okunuyorsa, bunda, aydınlık kafası ve düşüncelerini bize iletmekte felsefi öykülerinin payının büyük olduğunu özellikle vurgulamak gerekir; Voltaire’i öykülerinde okudukça, düsünceleri ortaya koymak, tartışmak ya da yermek ve kimi düşünürleri alt etmek için öykü türünün ne kadar etkili ve dahice bir buluş olduğu daha iyi görülebiliyor.

KAYNAKLAR

SOLOMON, Pierre; Précis d’histoire de la Littérature Française, Paris, Masson et Cie, 1969

TANİLLİ, Server; Voltaire ve Aydınlanma, İstanbul: Cem Yayıevi, 1994

THOMAS, Ruth P.; "The Theme of Voyage in Voltaire’s Contes Philosophiques" Kentucky Romence Quarterly, 16, 1959, ss: 383-395

THORAVAL, Jean; Les Grandes étapes de la Civilisation Française, Paris Bordas, 1972

VAN DEN HEUVEL, Jacques; Voltaire dans ses Contes, Paris: Armand Colin, 1967

VOLTAIRE, Kandid ya da İyimserlik, İstanbul: Cem Yayınevi, 1994

(1) 17.yüzyıl Fransız yazınında roman, öykü ve mektup türleri çok az sayıda yazılmıştır. Mme de Sévigné Hélesienne de Crenne ve Madame de La Fayette bu alanlarda yazmışlardır ancak görüldüğü gibi bunlar kadın yazarlardır ve çoğu kez erkek yazarlar tarafından küçümsenmiştir ve yapıtları, "hafif", "kolay" olarak nitelendirilmiştir. 18.yüzyılın ünlü düşünürleri de benzer bir tavır sergileyeceklerdir ancak kadın yazarlaeın bu edebi türlerle ne denli geniş bir halk kitlesine ulaştıklarını görünce, küçümsedikleri bu türleri kendileri de kullanmaktan geri durmayacaklardır.,

(2) 17.yüzyılın yetenekli yöneticileri Richelieu, Mazarin ve 14.Louis özellikle Protestanlar üzerine amansız bir baskı kurmuşlardır. Bu dönemde sayıları tam bilinmemekle birlikte (80 000 ile 300 000 arasında oldukları sanılıyor) Protestanlar Fransa’yı terketmiş, İngiltere ve Holanda’ya göçmüşlerdi. Bunun yanında, kralların lüks ve para hırsları bütçeyi alt üst etmiş, halkı krallardan iyice soğumuştu. Ayrıntılı bilgi için Bkz. Thoraval, Jean; Les Grandes étapes de la Civilization Française, Paris : Bordas, 1972, ss: 109-11

(3) 18.yüzyılda tragedyayı hala seven ve onu canlı tutmaya çalışan iki yazar var : Voltaire ve Crébillon. Voltaire gördüğü klasik eğitimin etkisi ve tiyatroya olan aşırı sevgisi nedeniyle tragedyanın yok olmaması için elinden geleni yapar, onu yenilemeye ve felsefi düşüncelerini tartışmada bir araç olarak kullanmaya çalışır; Crébillon sahneye şiddet öğesini yerleştirmeye uğraşır ancak ikisi da tragedyanın sahneden çekilişini önleyemezler.

(4) 18.yüzyıl felsefe çağıdır. Şiir, düşüncelerin tartışılmasına, iletilmesine uygun bir edebi tür değildir. Az yazılır, 1789 Devrimi sırasında canlılık kazanır; en büyük şairine de bu dönemde sahip olur: Anré Chénier 18.yüzyıl Fransız şiirinin en büyük ismidir ne var ki o da Devrim’in kurbanlarından olacak ve şiddetli eleştirdiği için 1794 yılında 32 yaşındayken darağacına gönderilecektir. Bkz. Salomon, Pierre, Précis d’Histoire de la Litterature Française, Paris: Masson et Cie, 1969, s:267

(5) 18. yüzyıl Fransa’sında yazarların konumu çok özel, bir kadar da naziktir. Özeldir, çünkü yazar, toplumun sözcüsü gibi görür kendini ve bir mücadele ve kavga adamı niteliğini taşır. Konumu naziktir çünkü henüz hukuksal durumunu saptayan bir yasa yoktur. Kraldan gelecek mühürlü bir mektup onu belki de ömür boyu hapis tutabilecektir. Bu nedenlerle yazarlar özgür kalmaya özen gösterirler; yapıtlarında simgeler ve de özellikle yabancıları kullanırlar. Kitaplarını Fransa dışında, İsviçre ya da Holanda’da yayımlanırlar

(6) Voltaire, Kandid ya da İyimserlik, Türkçesi: Server Tanilli, İstanbul : Cem Yayınevi, 1994, ss: 27-31 (7) Aynı yapıt, ss: 31-32

Prof.Dr. Jale Erlat, Hacettepe Üniversitesi, Fransız Dili ve Edebiyati Bölümü Ögretim Üyesidir.

Bu yazı daha önce Düşler ve Öyküler Dergisi, Haziran 1998 sayısında yayınlanmıştır. ss:118-125